BİST 100
2444
USD
17,078
EURO
17,8103
ALTIN
989,618

Sivil Toplum: Liberal Demokrasinin Anahtarı mı?

Sivil toplum kavramının ilk ortaya çıkışı Eski Yunan düşüncesine dayandırılmaktadır. Yunan düşüncesi, siyasetle ilgilenen kamusal sorunlara ilgi gösteren “yurttaşları” sivil toplum olarak nitelerken, siyasetle ilgilenmeyen “kendi işine bakan” bireyleri de “idiotes” şeklinde tanımlamıştır. Eski Yunan filozoflarının sivil toplumun önemine ve toplumsal rolüne ilişkin en büyük endişeleri ise özel mülkiyetten ve bireylerin para hırsından kaynaklanmaktadır. Kapitalizmin temeli olan özel mülkiyet ve sermaye birikimi çabası bireylerin toplumsal sorunların önüne bireysel sorunları koymasına neden olacaktır. 

Romalılar, mülkiyeti kamusal yaşamın en önemli unsuru olarak görürken, sivil toplumu, bireylerin aşırılıkları karşısında başta mülkiyet hakkı olmak üzere mevcut düzeni korumanın bir yolu olarak görmüşlerdir. Bu amaçla orta sınıfı yücelterek, sivil toplumun merkezine oturtmuşlardır. Çünkü orta sınıf, aşırılıklardan uzaktır, muhafazakârdır.  Orta sınıfa mensup bireyler, sınırlı servetlerini kaybetmek istememekte ve yoksul sınıfta da yer almaktan da korkmaktadırlar. Bu sınıf, zenginlerle yoksullar arasındaki çatışmayı önleyebilecek sayısal çoğunluğa da sahiptir. Ayrıca hem yoksullara hem de zenginlere eşit mesafededirler, iki kesimle de iletişim kanalları açıktır.

Romalılar gibi toplum sözleşmesi teorisini savunanlar da, düzeni sağlamanın yolunu sivil toplumda bulmuşlardır. Cumhuriyetçi görüşün temelini oluşturan bu teoriye göre, toplum kendini yönetme hakkını, seçtiği temsilcilere bırakmıştır. Böylece, devlet ile toplum arasında kesin bir ayrım ortaya konulmuş olmaktadır. Hegel sivil toplum ve siyasal toplum ayrımı yapmış, ancak bu ayrım bir çatışmayı değil, bütünleşmeyi içine alacak şekilde formüle edilmiştir. Sivil toplum, siyasal toplumun (devletin) bir parçasıdır.

Kavramın özünden ayrı bir yapıya sahip olmakla birlikte, sivil toplum örgütleri, özellikle 1970’lerden sonra tüm dünyada gelişmeye başlamış, gelişmiş ülkelerin azgelişmiş ülkelerden talep ettikleri demokratikleşme kriterlerinin en başında yer almıştır. Kavramın kökenine ve tarihsel gelişimine bakıldığında, sivil toplum örgütlerinin, demokratik gelişmenin anahtarı olabileceği düşüncesi bir yanılgı olabilir. Çünkü sivil toplumun ilk ortaya çıkışı, devleti tanımlamak ve daha sonra da, kapitalist üretim modelinin sürdürülebilirliğini sağlamak amaçlıdır. 

Romalı düşünürlerin, sivil topluma mülkiyet hakkını ve toplumsal düzeni güvence altına alma fonksiyonu yükledikleri düşünülürse, günümüzde de sivil toplum örgütlerinin mevcut düzenin sürdürülebilirliğine hizmet ettiği varsayılabilir. 

Eski Yunan düşüncesinde yer alan barbarlar ve siyaset yapanlar (sivil toplum) ayrımı temel alındığında, ekonomik gücü yeterli olmayan, siyasete ayıracak zamanı ve parası olmayan toplum kesimleri ülkelerin yönetiminde söz sahibi olamayacaktır. Bu durumda burjuva demokrasisi, siyasetle ilgili olmayan yurttaşların 4 ya da 5 yılda bir oy vermek suretiyle bireysel yaşamlarına dönmeleri dışında bir anlam ifade etmeme riskini barındırmaktadır.

Toplumun sivilleşmesi, toplumsal sorunlara ilgi göstermesi, yönetime katılması, bireysel sorunları dışındaki alana ilişkin söz söyleme kapasitesinin kazandırılmasıdır. Yöneten-yönetilen ayrımı penceresinden bakıldığında, yönetenlerin toplumun sivilleştirilmesini arzu etmelerini beklemek güçtür. Yönetenler, mevcut düzenin sürdürülebilmesi amacıyla, özellikle orta sınıfa dayanan sivil toplum örgütlenmesini desteklemektedir. Bu destek, toplumun siyasal yaşama daha aktif katılımına değil, düzen karşıtı aşırılıkların törpülenmesine yöneliktir. Bu nedenle, sivil toplum örgütlenmesini ve sivil toplum kavramını demokratik gelişmenin parlayan yıldızı olarak gören düşünceler tartışmaya açıktır. Sivil toplum örgütlerinin işlevleri toplumsal yaşamda önemli olmakla birlikte, sivil toplum=demokratikleşme fikri üzerinde biraz daha düşünmekte yarar bulunmaktadır.

(Bu yazı, küresel bir kuramsal tartışmayı içermekte olup, “sivil toplum örgütü karşıtlığını” savunmamaktadır. Yazının ilk bölümlerinde, John Ehrenberg’in “Sivil Toplum: Bir Fikrin Eleştirel Tarihi” adlı kitapta yer alan görüşlerden yararlanılmıştır.)

Son Yazılar